Şiilikle Yarıştırılan Alevilik!

Osmanlı Safevi savaşı, o dönem Kızılbaşlar diye anılan derviş ve müritler için tam bir ölüm kalım yılları olmuştur. Osmanlının zulmünden kaçıp bir mehdi bir kurtarıcı olarak gördükleri Şah İsmail’in ordusuna katılan Aleviler ve onların sonraki kuşakları (ki o dönem Bektaşi ve Babai derviş ve müritleri diye anılırlardı)bir süre sonra umduklarını bulamazlar. Yeni kurulmakta olan ülke hukuk sistemini Şiiliğe dayandıracak, bürokratları eski İrani unsurlardan seçecek ve Kızılbaşlar fiilen dışlanacaklardır. 100-150 yıl sonrada Kızılbaşlık resmen yasaklanacaktır. İşte bu Kızılbaşlar Safevi devletinin uç bölgelerine çekilecek bu arada önemli bir kısmı da tekrar Anadolu’ya göç edecektir.  Tabi bütün bu yıllar içerisinde de inançları şekillenecektir. Askeri ve siyasi olarak nüfuzunu kaybeden, kurucusu olduğu devletin yönetiminden uzaklaştırılan Kızılbaşlar dini kültür bakımından da zayıflayacaktır. Yenilgi bütün alanlara sirayet etmiştir artık. Daha Çaldıran savaşında Şah İsmail’in yanında bulunan bütün güçlü Kızılbaş savaşçı ve dervişlerin önde gelenlerinin öldüğünü de hesaba kattığımızda geride kalanların yenilgilerinin kaçınılmaz olacağı çok açıktır. Safevi devletini birer ikişer terk eden, Şah Abbas dönemindeki büyük yasakla birliktede tamamen suskunluğa bürünen Kızılbaşlar ne tasavvufi bakımdan ne de başka her hangi bir örgütlenme olarak bir daha eski parlak günlerine dönemeyeceklerdir. İnanç olarak Alevilik ise yeniden köklerine dönüp felsefi ve tasavvufi akaitlerini derinleştirecek bir yol izleyemeyecektir.  Ancak dede ocakları kendi mürit topluluklarını belli ölçülerde dağılıp yok olmaktan kurtarabileceklerdir. XX. Yüzyıla gelindiğinde ise dedeleri ve taliplerini bambaşka bir dağılma ve çözülme süreci beklemektedir.

Günümüz Anadolu Aleviliğine baktığımızda küçük grupları bir kenara bırakırsak kabaca iki ana gövdenin varlığını sürdürdüğünü görürüz. Birincisi Bektaşilik olarak karşımıza çıkıyor. Osmanlıda sahip oldukları tekke ve zaviyelerin yanı sıra Yeniçerilik nedeniyle de birçok kırılmalara uğrayarak Cumhuriyet dönemine kadar ulaştı. Özellikle 1820 yılındaki büyük kıyım ve yasakları atlatıp Genç Osmanlılar ve Jöntürkleri de etkileyerek Masonik bir boyut kazanan kolunu önemsemezsek eğer Hacı Bektaşi Veli evlatlarını mürşit bilen önemli bir topluluk olarak günümüze kadar geldi. Diğer bir ana gövde ise Dede ocaklarının etrafında toparlanmış ve bu yüzdende asimile olmaktan kurtularak günümüze kadar gelen talip topluluklarıdır. Bugün bu iki kesim arasında birbirlerini dışlayacak, husumet nedeni sayılacak bir ayrımdan söz edemeyiz. Hatta tam tersine Dede ocaklarının birçoğu Bektaşi ocağını Serçeşme olarak görmekteler.

Dede ocakları ve taliplerinin Osmanlılarda uğradıkları kovuşturmaların, kıyımların boyutlarını biliyoruz. Üstelik bu kıyımlar sadece Yavuz Sultan dönemiyle sınırlı kalmadığını da biliyoruz. Cumhuriyet dönemi Aleviler için tam bir kurtuluş olarak algılandığını başka yazılarımızda göstermiştik. Ne yazık ki Tekke ve Zaviyeler kanunu ile Aleviler tıpkı Safevi devletinde olduğu gibi Cumhuriyette de aradıklarını bulamadılar. Dahası Osmanlı kıyımını aratmayacak şekilde inkâr ve imha politikalarının mağduru oldular. Tam bu noktada bir paradoks ile karşı karşıyayız. Aleviler mağduru oldukları cumhuriyetle yüzleşmeyi başarmış değiller. Buna niyetli olanlar oldukça dar gruplardan ibaret kalıyor. Alevilerin kurdukları binlerce dernek, onlarca federasyon bu yüzleşmeye cesaret edemediği içindir ki siyasetçilerin güdümünde kalıyorlar. Birkaç dernek çeşitli zamanlarda “eşit yurttaşlık hakkı” için harekete geçse de demokratik bir yapı oluşturabilmiş değiller. Selçuklularda, Osmanlılarda onlarca hak, hukuk ve ekonomi mücadelesi vermiş asimilasyonlara göğüs germiş bir topluluğun ne yazık ki ağırlıklı bir kesimi artık demokratik bir yönelişten bile uzak hale düşmüş durumdadır.

Alevi dedelerinin büyük bir çoğunluğu tarih ve kültür birikiminden yoksun, resmi tarihin ve resmi ideolojinin taşıyıcısı ve savunucusu durumundadır. Yine aynı biçimde Alevi ozanlarının en ünlüleri ne yazık ki aynı cehaletin içerisindeler. Hem saz ve sözleriyle hem de kurdukları dernekler aracılığıyla resmi tarihin gönüllü ezbercileri konumundalar. Akılla, fikirle açıklanamayacak bir biçimde cumhuriyetin kurucu tekçi ve inkârcı anlayışlarının gönüllü tutsağı halindeler. Kimi Alevi ozanları dönem dönem yükselen demokratik toplumsal muhalefete omuz verip onun sözcülüğünü yapmış olsalar bile geri çekiliş anlarında baskıcı, otoriter, inkârcı ve tekçi cumhuriyet ideolojisi ve ideologlarının saflarına sığınmaktadırlar.

Alevi dedelerinin inanç alanında hangi konumda olduklarına baktığımız da ise birçoğunun değişen toplumsal ve ekonomik yapı karşısında tavır alamadıklarını görüyoruz. Köyden kente göçen müritleri karşısında sorgulanır bir pozisyona düşmüş durumdalar. Bütün bunları değişen koşullarla anlamak mümkün. Son 20-25 yılda kentlerde açılan Cemevleri yeniden Alevileri bir araya getirmeye çalışıyor. İşte bu noktada kentleşen Alevilik olgusuyla yüz yüzeyiz. Bu yüzden de kimi ibadet ve ritüellerin yeniden şekillenmesi ve kabul edilir bir hale gelmesi gerekiyor. Bu değişim ve dönüşüm kimi tartışmaların çok sert yaşanmasına neden oluyor. Alevi toplulukları, Alevi yazarlar, dedeler bir yandan bu sürece müdahale etmeye çalışırken bir yandan da geleneği tutucu bir biçimde sürdürmeye çalışıyorlar. En göze çarpan durum ise kimi özcü Alevilik anlayışlarının anlamaktan uzak ve dışlayıcı bir dil takınıyor olmasıdır. Kendilerine yol sahipleri, yol ulularının soyundan olduklarını söyleyen kimi dede ocaklarının mensupları veya bunların sözcüleri katı bir Alevilik tanımı yaparak bunun dışına çıkanları asimile olmakla suçluyorlar. Oysa bunlar savundukları yolun da bir zamanlar Şiilikten etkilenmiş bir Kızılbaşlık yorumu olduğunu görmezlikten geliyorlar. Dedelere yükledikleri misyonun kapalı kır hayatının bir ürünü olduğunu, kent yaşamında bunun artık bir işlevinin kalmadığını göz ardı ediyorlar. Yine aynı biçimde cem’e yükledikleri veya cem’den beklediklerinin günümüz toplumsal yaşamında anlamsızlaştığını fark etmek güç oluyor. Cem törenlerinin toplumsal dayanışma, hukusal çözüm ve sosyal olayların tartışılıp çözümlendiği bir maçtan doğmuş olduğu ve tarih içerisinde de giderek zenginleşip çeşitlendiği unutuluyor. Cemler, Şah Hatayi deyişlerinin okunduğu, Kerbela faciasına gözyaşı döküldüğü bir içerikle sınırlandırılmak isteniyor. Cemin aynı zamanda Alevilerin toplumsal bir grup, ekonomik bir sınıf, etnik ve inançsal bir topluluk olmaları hasebiyle yaşadıkları güncel sorunlarını tartıştıkları bir yer olduğu kabul edilmek istenmiyor. Üstelik cem evlerinin duvarlarının neden Atatürk posterleriyle donatıldığı sorgulanmayıp Ehlibeyt mensuplarının arasına Atatürk’te dâhil edilerek dualar okunması garipsenmiyor.

Her ne kadar yüksek sesle itiraf edilmese de Cem evleri fiilen camilerin alternatifi olarak algılanıyor. Alevilik ise bir yandan Şiilikle yarışan ve öte taraftan da Sünnilik karşısında alternatif bir mezhep olarak görülüyor. Aleviliğin hem derin tasavvufi temelleri hem de Müslümanlığın çok ötesinde ve onu aşan çok boyutlu yönü unutulmuş durumda.

A. GALİP

alevi

alevi

2 Comments

  1. alevi

    Oysa bunlar savundukları yolun da bir zamanlar Şiilikten etkilenmiş bir Kızılbaşlık yorumu olduğunu görmezlikten geliyorlar. Dedelere yükledikleri misyonun kapalı kır hayatının bir ürünü olduğunu, kent yaşamında bunun artık bir işlevinin kalmadığını göz ardı ediyorlar.

  2. alevi

    Dedelere yükledikleri misyonun kapalı kır hayatının bir ürünü olduğunu, kent yaşamında bunun artık bir işlevinin kalmadığını göz ardı ediyorlar. Yine aynı biçimde cem’e yükledikleri veya cem’den beklediklerinin günümüz toplumsal yaşamında anlamsızlaştığını fark etmek güç oluyor. Cem törenlerinin toplumsal dayanışma, hukusal çözüm ve sosyal olayların tartışılıp çözümlendiği bir maçtan doğmuş olduğu ve tarih içerisinde de giderek zenginleşip çeşitlendiği unutuluyor. Cemler, Şah Hatayi deyişlerinin okunduğu, Kerbela faciasına gözyaşı döküldüğü bir içerikle sınırlandırılmak isteniyor. Cemin aynı zamanda Alevilerin toplumsal bir grup, ekonomik bir sınıf, etnik ve inançsal bir topluluk olmaları hasebiyle yaşadıkları güncel sorunlarını tartıştıkları bir yer olduğu kabul edilmek istenmiyor. Üstelik cem evlerinin duvarlarının neden Atatürk posterleriyle donatıldığı sorgulanmayıp Ehlibeyt mensuplarının arasına Atatürk’te dâhil edilerek dualar okunması garipsenmiyor. Dedelere yükledikleri misyonun kapalı kır hayatının bir ürünü olduğunu, kent yaşamında bunun artık bir işlevinin kalmadığını göz ardı ediyorlar. Yine aynı biçimde cem’e yükledikleri veya cem’den beklediklerinin günümüz toplumsal yaşamında anlamsızlaştığını fark etmek güç oluyor. Cem törenlerinin toplumsal dayanışma, hukusal çözüm ve sosyal olayların tartışılıp çözümlendiği bir maçtan doğmuş olduğu ve tarih içerisinde de giderek zenginleşip çeşitlendiği unutuluyor. Cemler, Şah Hatayi deyişlerinin okunduğu, Kerbela faciasına gözyaşı döküldüğü bir içerikle sınırlandırılmak isteniyor. Cemin aynı zamanda Alevilerin toplumsal bir grup, ekonomik bir sınıf, etnik ve inançsal bir topluluk olmaları hasebiyle yaşadıkları güncel sorunlarını tartıştıkları bir yer olduğu kabul edilmek istenmiyor. Üstelik cem evlerinin duvarlarının neden Atatürk posterleriyle donatıldığı sorgulanmayıp Ehlibeyt mensuplarının arasına Atatürk’te dâhil edilerek dualar okunması garipsenmiyor.

Leave a Reply

Your email address will not be published.

You may use these HTML tags and attributes: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>